5 Nisan 2017 Çarşamba

Her Şey Olağan Olsaydı

Gökyüzüyle toprağın birbirinden ayırt edilemediği karlı bir günde rüzgar kesilmişti. Birkaç gündür şiddetinini arttırarak kimsenin evinden çıkmasına izin vermediği gibi ,durulmadığından, insanların bağını bahçesini beyaz bir örtüyle kaplayıvermişti. Rüzgar öylesine şiddetliydi ki, kimsenin yürümesine el vermiyordu. Ağaçların dayanıksız dalları kırılmış, derme çatma kurulu kömürlükler yıkılmış ve evlerin tuğladan veya bilmem ne metalinden yapılı bacaları uçmuştu. İnsanların bu duruma verdiği tepkiler elbette farklıydı. Kimine göre toprak, karın suyuyla tekrar can bulacaktı, kimine göre de yerlinin çanak çömlek sattığı dükkanı müşterisiz kalınca dara düşülecekti. Baharda etrafı dolduran küçük çocukların ,yetişkinlerden pek de farklı olmayarak, evlerinde kapana kısılmaları yüzünden sadece canları sıkılıyordu ama bunun için yapılabilecek tek şey zamanın geçmesini beklemekti.
Bugün ise havanın dinginliği serçeleri yuvalarından çıkarmaya yetiyordu. Birçok hayvan yiyecek bulma umuduyla saklandıkları kovuklardan, yazın çok çalışarak yaptıkları yuvalarından çıkmış, etrafı kolaçan ediyorlardı.
Gökten yeryüzüne düşen nur gibi büyük bir ışık, beyazlı grili bulutlardan bulduğu ufak bir yarıktan çıkarak etrafı aydınlatıyordu ancak kimseler bu yalancı sıcak karşılamaya aldanmadığı için kapılarını, bacalarını örtüyorlar ve kuru soğuğun geçmesini bekliyorlardı.
En uzak tepelerin ardında, çayırın üzerine seyrekçe serpilmiş kayaların gerisinde genç bir kız bedeni öylece uzanıyordu. Ne elleriyle ayaklarını kavrayıp karnına çekmişti ne de boynunu kafasından utanırcasına omuzlarının yarattığı ufacık boşluğa sığdırır gibi sokuşturmuştu. Sanki öylece bırakıldığı gibi başının hemen dibindeki siyah kayanın önünde baygın ve tıpkı bir ölü gibi yatıyordu. Göğüs kafesi uzun aralıklarla inip kalkmasa kimse nefes aldığını anlamayacaktı. Demliğin ağzından kısa bir süre sonra fokurdamaya başlayacak olan çaydanlığın buharının izlediği yol gibi, dudaklarının arasından süzülen ince ve kesik nefesi havayla buluşuyordu. Elleri vücudunun her iki yanına salıverilmişti. Uzun parmakları, kemikli elleri bembeyazdı. Koyu kadife kumaştan elbisesi, yerdeki kar yüzünden ıslanmıştı. Çevresinde onu fark edecek kimsenin olmayışı yüzünden saatlerdir orada yatıyor, gözleri kapalı uyuyordu. Aslında pek de rahatsız olmuşa benzemiyordu. Derin uykusu, üzerinde yattığı karların soğuğuyla bölünecek gibi durmuyordu.
Uykusundan yeni uyanan doğa ana haberci kuşlarını gökyüzünde bir o yana, bir bu yana gönderedursun kız koca siyah gözlerini açtı. Bakışları o kadar abartılıydı ki gözleri sanki yuvalarından çıkacaktı. Uzandığı yerden oturur duruma geçerek sakinlikle etrafını izledi. Çıt çıkmıyordu. Ellerini dizlerine koyup öylece bekledi sanki o halde olmak çok normalmiş gibi. Saatler birbirini kovaladı, o ise yerinden milim kımıldamıyordu. Hava da kararmıştı. Acaba aç mıydı? Hastalığı mı vardı? Neden üşümüyordu? Kendisinin de cevaplarını bilmediği soruları yanıtlamaktan acizce ayaklandı ve tepeden köy merkezine inen patika yolu usulca takip etti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder