21 Haziran 2016 Salı

Fani Eğlencesi

5

Restorana giden yolun bu kadar yokuş olabileceğini düşünmemiştim. Geldiğim gece yağmurdan kurtulmak adına kendimi eve nasıl attıysam bu kasabadaki ayrıntılara bir o kadar da dikkat etmemişim.
Bilge'nin yolu tarif ettiğine göre restoran evden çıktıktan sonra sokağın yokuş aşağısında bulunabiliyordu. Yolun bitiminde göreceğim köşedeki taş duvarlı yapının içinde imiş. Ben de bu tarife uyarak kucağımda Ayşe ile aşırı dik yokuştan aşağıya yürümeye çalışıyordum.
Üzerinde bulunan sarmaşık kaplı evlerin arasındaki dar sokakta pek fazla insan yoktu. Bizden ters yöne doğru nefes nefese ilerlemeye çalışan bir teyze vardı. Eşarbını boynunun altına bağlamıştı. Elindeki sebze dolu poşetlere bakılırsa pazardan dönüyordu. Ondan başka sokakta dükkanını kapatan bir kasap vardı. Müşterileri bu saatten sonra gelmiyor olmalıydı ki bana göre erken bir vakitte kapatıyordu.
Sokakta yürüdükçe denizden gelen hafif bir esinti benim ve Ayşe'nin saçlarını uçuruyordu. Yolun sonuna doğru baktığımda gökyüzündeki sonsuz maviliğin yerini pembe, mor ve turuncu alıyordu. Bulutlar bu renk şöleninden yanıyor gibiydi.
Kendimi ve taşıdığım çocuğu düşürmemeye çalışırken yolun sonuna geldim. İlk köşeden sağa döndüğümde beni kapısının üzerinde pembe renkli sarmaşık sardunyaların olduğu, geniş bir camekan karşıladığı. Tarif edildiği gibi taş bir binanın içinde bulunuyordu  ve zemin katın tüm duvarları camdı. Restoranın dışında demir sandalye ve masalar; bunlarda oturan ve yemeklerini yerken sohbet eden insanlar vardı. Dükkanın içi de dışı da kalabalıktı. Sanki kasabadaki tüm insanlar buraya toplanmıştı. Gözlerim restorana uzun süre takılmış olacak ki sokağın karşısına baktığımda uçsuz bucaksız denizi gördüm. Gökyüzünü öptüğü yerde sakince alkış tutuyor ve bu alkışlar sahile vurduğu yerde duruluyordu. Yol doğrudan sahile inmiyordu. Deniz kenarına ulaşmanız için kısa duvarla ayrılmış ve bir basamak görevi gören yolun devamındaki patikayı takip etmeniz gerekiyordu. Patikanın sonunda sahile doğrudan inen çok basamaklı bir merdiven vardı. Restoran çok büyük olduğundan patikaya kadar devam ediyordu. Patikadan tekrar sağa dönüldüğünde sizi üzerinden nadir de olsa araba geçen bir cadde karşılıyordu. Bu caddenin bitiminde kasabanın devamı olan birkaç ev ve bunun çok ilerisinde bizden uzakta kalan bir deniz feneri vardı.
Görmüş olduklarımdan o kadar mutluydum ki içim etrafı bir an önce keşfetme isteğiyle doldu, taştı. Çok geçmeden belime oturttuğum Ayşe'nin omzumda uyukladığını fark ettim. Onu biraz sarstım. Belki annesi bundan hoşlanmazdı. Bildiğim kadarıyla anneler çocuklarının uykuya kolayca dalabilmesi için yorgun olmalarını tercih ederler.

Patikadan geri dönüp restoranın ön kapısından içeri girdim. Garsonlar içeride masalara servisleri getiriyor; boş tabak, bardakları götürüyor ve siparişleri alıyorlardı. İçerisi iyi ışıklandırılmıştı. Ve mutfaktan harika yemek kokuları geliyordu. Restoranın biraz daha ilerisinde küçük bir bar ve altında birkaç tabure vardı. Taburelerden birinde Bilge oturuyordu. Önünde açık duran deftere bir şeyler karalamakla meşguldü. Onu görür görmez yanına doğru yürümeye başladım. O sırada kucağımda duran Ayşe'nin elinden tutup yürütmeye başladım. Bilge'nin yanına vardığımızda kafası çok dolu görünüyordu. Bizi fark etmemişti.
''Bilge biz geldik.''
Hemen kafasını bize doğru çevirip ''Hoş geldiniz.'' dedi. Ayşe'yi yanındaki tabureye oturttu. Ona yemek yeyip yemediğini sordu. Ona benden bahsetmesini istedi. Anladığım kadarıyla ufaklığın diyalog kurmaya çalışmasını sağlıyordu. Yaptığı şey Ayşe gibi akıllı bir çocuk için elbette kolaydı.
''Merak etme annesi. Biz onunla oyunlar oynadık. Boyama yaptık. Sonra birlikte yemek yedik.'' dedim. Üzerinden biraz geçmeden Bilge bana ''Kumru çok teşekkür ederim. Hızır gibi yetiştin. Bu akşam biraz burada oyalanırsın. Ardından birlikte eve gideriz.'' dedi. Ben de tamam anlamında başımla onayladım.
''Restoranınız çok güzelmiş. Ancak dışarıda isminin olduğu bir tabela göremedim. İsmi yok mu?''
''Aslında uzun süredir bir adı yok. İsim vermeyi düşündük ama hayata geçirmedik.''
Bilge cümlesini bitirdikten sonra mutfak kapısından çıkan uzun boylu bir adam ''Bence isim olayını yapmalıyız. Şehir dışından gelen müşterilerin aklında daha kolay kalır.'' dedi. Ağır adımlarla, ellerini pantolon ceplerine sokarak bize doğru yürüdü. Tabiri caizse çam yarması gibi iri kıyım, sakallı bir dev gibiydi. Sürekli suratında samimi bir gülümsemeyle etrafına bakıyordu. Yürürken bakışlarını bize çevirdi.
O anda kendisini tanıdığım hissine kapıldım. Sesinin tınısı da çok tanıdık geliyordu ama ben çıkaramıyordum. İçimden ''Umarım ismini hatırlar ve küçük duruma düşmekten kurtulurum.'' diye geçirdim. Adam da beni tanımış olacak ki ''Kumru Sevin.'' diyerek adımı söyledi. Kendisini tanımadığım, tanıyorsam da çıkaramadığım adama utanarak baktım. Yüzünü tanıyamıyordum. Bir şeyler söylemem gerektiğini düşündüm ve kekeleyerek ''M-merhaba'' dedim. Ben bunu derken Bilge beni kurtararak '' Siz tanışıyor musunuz?'' dedi.
''Aslında ben Kumru'yu tanımıyorum. O da beni tanımıyor. Sadece buraya geldiği gece yolda karşılaşmıştık. Eşyalarını taşımak için yardım teklif ettim. O da kabul etmedi. Bavulunun üzerinde yazılı olan adını ilginç bulduğumdan aramızda küçük bir diyalog geçti.''
''O siz miydiniz?''
''Evet.''
''Kusuruma bakmayın. Yolda pek fazla sokak lambası olmadığından yüzünüzü seçememiştim. Ama sesiniz tanıdık geldi. Yanlış hatırlamıyorsam ismimi komik bularak kahkaha atmıştınız.''
Adam o geceki gibi kahkaha atarak beni yine kızdırdı. Ancak yeni tanıştığım biriyle sebepsiz yere kavga edemezdim. Kahkahasından sonra sağ elini cebinden çıkarıp '' O zaman tanışalım. Ben Kemal. Buranın ortağıyım.'' dedi. Durumu garipseyerek adama bakakaldım. Bilge sürekli kahkahalarla gülen bu tok sesli dev gibi adamla aynı restoranı işletiyordu.
Ben de elimi uzatarak ''Tanıştığımıza memnun oldum.'' dedim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder