18 Mayıs 2016 Çarşamba

Fani Eğlencesi

1

Otobüs terminalinden ayrılır ayrılmaz biraz uzağındaki yerleşim bölgesine doğru yürümeye başladım. Hava oldukça karanlıktı. Mevsimin sonbahar olmasından dolayı havada insanın tüylerini ürperten bir soğuk hakimdi. Nefes aldığımda ciğerlerime dolan soğuk hava bir şekilde hoşuma gidiyordu. Gökyüzünde bulut görünmüyordu. Zaman zaman olduğu gibi, hava tahmini uzmanları yanılmıştı ve ben de boşuna yağmurluğumu giymiştim.
Elime aldığım ağır bir bavulu taşıyordum. Sırtımda da sırt çantası. Tanımadığım bir sahil kasabasına gidiyordum. Bunun için gecenin bir yarısında otobüs veya dolmuşa binmek için kestirme olduğunu düşündüğüm ara sokaklarda tek başıma yürüyordum.

İçi dolu çöp bidonlarının etrafında kediler cirit atıyordu. Onları rahatsız edecek başka hayvanların olmadığını görmek güzeldi. Bazı evlerin camları aralıktı. Bazılarından kahkaha sesleri, bazılarından ise televizyon sesi geliyordu. Ancak çoğu evin ışıkları kapalıydı. Yer yön duygum çok gelişmiş midir pek bilemiyorum. Açıkçası bu saatte insanları rahatsız edip adres sormayı pek de canım çekmiyordu. Sessizce, yokuş aşağı çekçekli bavulumun rahatsız edici gürültüsüyle yürüdüm. Çok geçmeden cadde denebilecek genişlikte bir yola saptım. Nüfusu bu kadar az bir yerde, geç saatte araçların olmayışı normaldi.
İleride bir otobüs durağı gördüm. Sokak lambasının altında çok çirkin görünüyordu. Durağın metal yerleri paslanmıştı ve benim dokunmaya niyetim yoktu. Tek başıma orada oturup bekledim. Sanırım karnım acıkmıştı. Midemden gelen sesler yüzünden normalde olsa utanırdım ama etrafta duyabilecek kimseler yoktu. Biraz bekledim. Sonra zihnimde bu saatte herhangi bir toplu taşıma aracının geçmeme ihtimali doğdu. Belki geçerdi. Geçmezse ne yapardım? 
Bu gibi iç konuşmalarla düşüne dururken beyaz-mavi bir otobüs durağın önünde durdu. Kapı açılınca içeriye girip ücreti ödedim. Bavulla ayakta durmak zor olduğu için boş olan bir yere oturdum.
Aracın içi sarı renkli ampuller yüzünden güneş gibi parlıyordu. Öndeki koltukların neredeyse hepsi boştu. Arka koltuklara doğru insanlar seçiliyordu ve oturan bir çift vardı. Adamın yüzü pespembeydi. Kadın elini cama yapıştırarak uyukluyordu. Onların arkasında elinde telefonla bir şeyler yazıp duran gözlüklü bir adam oturuyordu. En arka sıradaki koltuklarda lise çağındaki üç genç kendi aralarında saçma sapan esprilere gülüyor ve bağırarak konuşuyorlardı. Rahatsız oldum ancak elden başka bir şey gelmiyordu. Cebimden telefonu çıkararak adresi tekrar okudum. İneceğim yeri kaçırmak istemezdim. Geldiğim yeri pek de bilmediğimden tam olarak hangi durakta ineceğimi kestiremedim. Birilerine sormama huyum yine iş başındaydı. Kendime zorla da olsa bunu yapmam gerektiğini hatırlatarak arkamda oturan çifte ''Pardon, acaba İskinit'e nasıl gidebilirim?'' diye sordum. Kadın uyur vaziyetteyken tek gözünü açarak bana döndü ve açık olan ağzını elinin tersiyle sildi. Eşi önce bavuluma sonra da bana bakarak ''Beş durak sonra ineceksin kızım. İndiğinde biraz yürümen gerekiyor. Deniz kenarına indikçe göreceksin.'' deyip gülümsedi. Ben de ''Çokmuş ya!''anlamında kaşlarımı kaldırarak teşekkür ettim.

İndiğim yer kasabanın biraz dışında kalan, çalılarla kaplı tepelik bir araziydi. Araçlar için yapılmış toprak yol, yüksek yamaçlardan kıvrılarak kasabanın içine giriyordu. Uzun aralıklarla dikilmiş sokak ışıkları gerekli aydınlığı vermediğinden önüme herhangi bir hayvan ya da çukur çıkması ihtimaline karşı yavaş gidiyordum. Kasabaya pek kimsenin uğramadığı indiğim otobüsün farklı bir yöne gitmesinden belliydi. Arkadaşımın bahsettiği kadar varmış. Burası kaçmak için uygun bir yerdi.
Bavul ayaklarıma tozu toprağı kata dursun gökyüzünde yağmur bulutları gün yüzüne çıkmıştı. Sağanak halinde yağmaması için elimde taşıdığım yağmurluğumu giyerken bir yandan dua ediyor bir yandan da küfür ediyordum. Adımlarımı bilmediğim bir yere doğru hızlandırdım. Yolda görünür bir ev yoktu. Denize yakın bir noktaya doğru toplanan kısa haneler görünüyordu. Ben kasabaya giren yolu yarılamışken yağmur yağmaya başladı. Bu sefer bavulum tozdan çok çamur sıçratıyordu.
Yüzüme doğru esen rüzgarı kokladığımda burnumda tuz kokusunu hissettim. Yakınlaştığımı biliyordum. Toprak yol bir yerden sonra taşlarla döşeli yol halini almaya başlayınca içim rahatladı. Ancak evin nerede olduğunu bulmak benim için zor olacaktı. Kimselerin olmadığı kasaba girişinde bir anda adımın söylenildiğini duydum. Tok bir erkek sesi ''Kumru Sevin'' diyordu. Arkamı döndüğümde tanımadığım ve tanıyorsam da çıkaramadığım iri yarı bir adam duruyordu. O anı pek betimleyemeyeceğimi söylemeliyim. Sanki çevremden birine yanıt verir gibi adama baktım. ''Üzgünüm ama sizi çıkaramadım. Kimsiniz?''
Adam eliyle bavulumu işaret ederek ''İsminiz bavulunuzun üzerinde yazıyor. Kumruları sevin gibi.'' dedi ve ufak bir kahkaha attı. Bu duruma biraz sinirlendim ama o saatte kimseyle zıtlaşacak halim yoktu. Soğuk bir tebessümle iyi akşamlar dileyerek ayrılmaya çalıştığımda adam ''Beni yanlış anlamayın. Yardım etmek isterim. Bavulunuz ağır gibi görünüyor.'' dedi. Adamdan nem kapınca ''Pek gerek yok. Gideceğim yer yakın.'' diyerek hızlı adımlarla adamın yanından ayrıldım. Kendisi de arkamdan baka kalmış olmalıydı. Karanlık ve yağmurda etrafı pek seçemesem de adresin olduğu evi aramaya koyuldum. Uzunca uğraşım sonucu denize epey yakın bir evin önünde durdum. Yüksek duvarlı, bahçeli bir ahşap ev karşımdaydı. Bahçe kapısından içeri girdim. Merdiven basamaklarını çıktıktan sonra zili çaldım.
İçeriden ayak sesleri duydum. Bilge olmalıydı. Ardından kapı açıldı. Karşımda Bilge'yi görünce hemen boynuna atladım. Bir süre öylece durduk. Elimdeki bavulu içeri alarak ''Hoş geldin'' dedi. Belli ki beni beklemişti. Salonun ışığı açıktı. Bavulu kapının yanına bırakıp pek geniş olan salona buyur edildim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder